NEWS

Yücelik parçalardan değil bütünden oluşur

‘Hazreti Peygamberi Sanatla Anlatmak’ isimli sempozyum Sakarya Üniversitesi Sabahattin Zaim Konferans Salonu’nda başladı. Açılış oturumunda konuşan Prof. Dr. Andı, “Peygamberin tasviri bir romancının eline teslim edilmeden her müminin kendi idrakine göre şekillenmelidir” derken Ömer Lekesiz ise; “Sanat dinin değil, Müslüman’ın meselesidir” dedi. Yılmaz Daşçıoğlu ise; yücelik parçalardan değil, bütünden oluştuğunu söyledi.

Sakarya Büyükşehir Belediyesi, Sakarya Üniversitesi ve Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi işbirliği ile düzenlenen ‘Hazreti Peygamberi Sanatla Anlatmak’ isimli sempozyum Sakarya Üniversitesi Sabahattin Zaim Konferans Salonu’nda düzenlenen açılış oturumu ile başladı. Açılış oturumu öncesinde hat sergisi ve açılış konuşmaları gerçekleştirildi. Açılış oturumunda konuşmacı olarak Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Fatih Andı, Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Yılmaz Daşçıoğlu, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ahmet Murat Özel, Yazar Ömer Lekesiz ve Şair-Yazar Dr. Celal Fedai yer aldı. Oturuma Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Musa Duman, Sakarya Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Muzaffer Elmas ve Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanı İbrahim Aktürk ve çok sayıda öğrenci katıldı.

Hz. Peygamber’i Sanatla Anlatmak
Programın açılış konuşmasını Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanı İbrahim Aktürk yaptı. Aktürk, “Sevgili Peygamberimizin farklı sanat dallarında işleniş biçimlerinin konuşulacağı sempozyumumuzun hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum” derken; SAÜ Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı Yılmaz Daşçıoğlu, “Sosyal ve bireysel hayatımızın anlamı olan Peygamberlik müessessini iki günde anlamaya ve anlatmaya çalışacağız. Büyükşehir Belediyesi son yıllarda kültür sanat faaliyetlerinde yürüttüğü çalışmalara bir yenisini daha ekledi. İnşallah faydalı ve verimli geçer” dedi. FSMV Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Fatih Andı ise; “Allah’ın en güzel elçisini, en güzel anlatmak çabası karşımıza sanatı çıkartmaktadır” dedi.
 

Sempozyum faydalı ve verimli olacaktır
SAÜ Rektörü Prof. Dr. Muzaffer Elmas, “Çok güzel bir çalışma. Büyükşehir Belediyesi’nin destekleri ve iki üniversitenin bir araya gelmesiyle çok güzel bir organizasyon. İnşallah başka programlarda da bir arada oluruz. Bu vesileyle sempozyumun faydalı geçmesini temenni ediyor, katkıda bulunanlara teşekkür ediyorum” derken; FSMV Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Musa Duman, “Bu çalışmanın hayata geçirilmesinde emeği olan herkese teşekkür ediyorum. 30’un üzerinde sanatçıyı, edebiyatçıyı bir araya getirip sempozyum yapabilmek önemli bir maharettir. Her iki üniversitenin öğrencileri burada. Katılan tüm öğrencilerimize teşekkür ediyorum” diye konuştu.

Görsellik kör eder
Açılış konuşmalarının ardından program açılış oturumu ile başladı. Hz. Peygamber’in günümüz sanatında günden güne büyüyen bir tehlike olarak popüler romanlarda ele alındığını söyleyen oturum başkanı Prof. Dr. Fatih Andı, “Eserlerde sayısal bir artış var. Nitelik olarak ise bir artış söz konusu değil. Roman bize ait bir tür değil. Batıdan geliyor. Romanın İslami toplumlarda neyi nasıl taşıyarak dönüştürdüğünü düşünmemiz lazım. Bize özgü roman söylemi teslimiyetçi bir söylemdir. Roman bir kurmaca türdür. Aslında olmayan gerçek hayatın bir sanatkârın tasavvurunda yeniden yorumlanmasıyla oluşturulan yapay bir dünyadır. Kurmaca dünyanın içine gerçek ve muhterem bir şahsiyet olarak Peygamberi nasıl yerleştireceksiniz? Birebir yerleştirirseniz olmaz, değiştirerek yerleştirirseniz olmaz. Yeniden tasavvur edilen peygamberi okur kitlelerine nasıl sunacaksınız. Peygamber benim kutsalım. Bu realiteyi bozmaya kimin ne hakkı var? Peygamberin tasviri bir romancının eline teslim edilmeden her müminin kendi idrakine göre şekillenmelidir. Görsellik köreltir, görsellik kör eder ve görsellik yoksullaştırır” diye konuştu.

Bütünlüğün kurgu türlerinde ifadesi
Prof. Dr. Yılmaz Daşçıoğlu, “Peygamberlerden bahsederken iki yönlü insanlardan bahsediyoruz. Mucize gösteren, insanüstüyle teması olan bir yön. Bir de aramızdan seçilmiş birisi olarak bize model olan bir yön. Biz bunların ikisini de anlatmak istediğimizde nasıl anlatacağız? Asıl sorun bu. Roman sıradanı anlatır. Bunun içerisine olağanüstülüğü nasıl yerleştirebiliriz? Hz. Peygamber sinemada, romanda anlatılmaz demeyi ben seküler buluyorum. Kutsalın alanını sınırlandırıp kendi alanımızın dışına çıkarmak gibi görüyorum. Uygun kelimelerle yücelik duygusu kaybedilmemeli, türlerde bunu kaybettirmeyecek metaforlardan, melodilerden yararlanılabilir. Biz kullanılan imgelerden dolayı romanları yücelik duygusunu kaybetmeden okuyamıyoruz. Şiirsel olanla, metaforik, melodik formlarla bizde bir Peygamber edebiyatı vardır. Buradaki büyü sanırım Şinasi’nin kitabına naat koymamasıyla bozuldu. Paradigma orada değişti. Kusurlunun dünyasını kutsala atfetmeye başladık. Yücelik parçalardan değil, bütünlükten oluşuluyor. O bütünlüğün kurgu türlerinde nasıl ifade edileceğinin peşinden koşmak gerekiyor. Bu ancak metaforun kabiliyetlerinin düz yazıya aktarılmasıyla olabilir”

Sanat Müslüman’ın meselesidir
Hafız Osman’ın 16. yüzyılda hilyeyi konuşturduğunu söyleyen Ömer Lekesiz, “Hattın en temel özelliği perspektifsiz olmasıdır. Gözü harfe, kelimeye idrake, kalbi ise lafza bağlar. Hat sanatı gözün hakkını korur. Bu esasa göre bir hattat kelimeyi, ayeti soyutlaştırmış olmasına rağmen bir tasvir bir surete getirmez. Gözün hakkını kaligrafi üzerinden verir. Bir hilyeye baktığınızda sadece şekilleri görürsünüz, okumaya başladığınızda şekilleri görmezsiniz. Bu nedenle ikonografi de bir temsil durumu yoktur. Bir imge diğer imgeyi imha eder. Teknolojiyle birlikte bunların daha da gelişmesi lazım fakat gerileme söz konusu. Hz. Peygamberle ilgili anlam ve anlama dünyasına çok vasıfsız, sıradan afişlerle davetler yapılıyor. Günümüz hilyeleri berbat durumda. Geleneksel olanda kalamayız. Bir şey yapma kararını verip, önce kendimizi rehabilite edip, İslami manada sanatın içine çekebilmeliyiz. Sanat dinin değil, Müslüman’ın meselesidir” ifadelerini kullandı.

Mevlid dayanıklı ve sirayet edicidir
Yrd. Doç. Dr. Ahmet Murat Özel, “Peygamberimizi sanatla anlatmak derken akıllara hemen Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i geliyor. Bu eser sosyolojik olarak incelenmeli, çeşitli bakımlardan tekrar tekrar analiz edilmeli. Mevcut tasavvurumuzun bir takım kökleri bu eserde bulunabilir. Ülkemizde güçlü dindarlığın değil ama Müslüman kalmayı sürdürülmenin vurgulandığı şeylerdir Mevlid okutmak. Mevlid dinlemeyen, okumayan yoktur. Resmi dini kurum olan Diyanet’te mevlid okutur. Mevlidin dili tertemiz sade bir dil. Meramı bugün de anlaşılabiliyor. Şiir olması da onun benimsenmesinde önemli bir yere sahiptir. Şiir olan bizim toplumumuza aşinadır. Bizim şiir içinde temsil bulan söz ile karakterimiz arasında yakın irtibatlar vardır. Mevlid dayanıklı ve sirayet edici bir metindir. Tasavvuf tarihinin ilk dönemlerinde sufiler cami dışında bir araya gelmenin yollarını aramışlar. Cami dışında, medrese dışında Allah’ı anacak bir halka oluşturmuşlardır. Bu ‘sema’dır. Sema ayinleri başta şiirle başlamış, ardından buna müzikte eklenmiştir. Bu kurgu mevlid kurgusunun temelini oluşturur. Mevlid tekkedeki bu kurguyu popülerleştirmiştir. Mevlid’deki tasavvur metafiziksel bir tasavvurdur. Hz. Peygamberin şahsiyetinin ötesinde bir derinliği, nuru vardır.”

Naat tırmanılması gereken bir dağdır
Günümüzde yazılan şiirlere, eserlere bakıldığında bir kalite görülemediğini belirten Dr. Celal Fedai, “Bu yüzden yazarların dine bakışlarını da göremiyoruz. Bunun için Necip Fazıl gibi örnekler gerekiyor. Vasatta birleşen bir İslami kavrayış hükümran hale gelince, bunu eleştirecek dinamikler işlemeyince sıkıntı doğal olarak ortaya çıkıyor. Batılılar modernleşme sürecinde neleri kaybettiklerinin bizden daha çok farkındalar. O nedenle şu anda bilinçli bir şekilde öze dönüş çabaları görülüyor. Eskiden şairlerimiz için naat tırmanılması şart olan bir dağ idi. Oraya tırmanmamış biri eksik bir şairdi. Herkes kendi dağına tırmanırdı ve bunda gösterdiği hassasiyet bir daralma hissettirmezdi. Batılılar lütuf konusunu bilmiyorlar. Sanatçıya Allah’ın bir armağanı diyorlar. Aslında bu bir lütuf. Sanatçının yaptığı ise topluma bir armağan. Bu lütuf herkese uğramıyor. Naat şairlerin kendileri arasında bir yarış türüdür. Bu tatlı bir yarıştır” şeklinde konuştu.